Öne Çıkan Yayın

Necip Fazıl Ansına...

25 Mayıs 2018 Cuma

Necip Fazıl Ansına...



Bugün 25 Mayıs üstad Necip Fazıl'ın ölümünün üstünden tam 35 yıl geçti... Ne çabuk geçiyor zaman ve onları öyle arıyoruz ki şu zamanda.. Hadi biraz üstadın neler yaptığı hakkında bir şeyler öğrenelim.
  26 Mayıs 1905'te doğan şairimiz Dulkadiroğullarının soyundandır. Çocukluğu büyükbabasının Çemberlitaş'taki konağında geçtikten sonra İstanbul Üniversitesi'nde Felsefe bölümünde aldığı eğitimini yarıda bırakarak Paris'e gitmiştir. Necip Fazıl şiir yazmaya daha çok küçük yaşlardayken merak sarmıştır. İlk şiirlerini Ziya Gökalp'in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı "Yeni Mecmua" dergisinde yayımlama başladı. İlk şiir kitabının adı "Örümcek Ağı" idi. Şiirin yanı sıra o dönemler popüler mesleklerden biri olan bankacılığa da başladı. İlk şiirlerinden itibaren edebiyat dünyasında büyük ses getiren şairin en bilindik şiiri "Kaldırımlar" ona asıl ününü getirmiştir. 1943' geldiğinde ise "Büyük Doğu" dergisini hayata geçirmiştir. Dergi pek çok defa kapatılıp açıldı hatta üstad burada yazdığı yazıdan dolayı hapse bile atılmıştır. Tahliye edilincede dergiyi kapatmıştır. Necip Fazıl'a Türk Edebiyat Vakfı tarafından 1980'de "Şairler Sultanı" unvanı verildi. Ve 1983'te hayata veda etti...
  Saygıyla ve rahmetle andığım şairin şiiri ile yazımı sonlandırıyorum. Sağlıcakla kalınız...



KALDIRIMLAR

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; 
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

II

Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur...
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

III

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

18 Mayıs 2018 Cuma

Kitap Yorumum : Keşanlı Ali Destanı

Kitap Adı : Keşanlı Ali Destanı
Yazar : Haldun Taner
Sayfa Sayısı : 154

Hayatımda ilk defa bir tiyatro eseri okudum. Tiyatro eseri okumak için hayal gücünüzün gelişmiş olup olayları düşünürken tam düşünmeni gerektiğini belirtmek isterim. Kitabı okurken biraz hayal etmekte zorlansamda Haldun Taner eseri olarak Keşanlı Ali Destanı damgasını o döneme vurmuş epik bir tiyatrodur. Oyun bir gecekondu mahallesi olan Sineklidağ'da geçmekte ve bu mahallede her kesimden insan var. Oyunu kısaca özetlemem gerekirse Ali sevgilisi Zilha'nın dayısı olan mahallenin belalısı Çamur İhsan'ı öldürme suçuyla hapse girer. Bu olay onun namının her yere salınmasına yol açmış ve adamlık sıfatını bu şekilde alarak mahallede efsaneleşmiştir. Kendisi öldürmemiş olsada kimseyi inandıramaz ve mahallenin kurtarıcı gücü haline gelmiştir. Yani Manyak Cafer'in işlediği cinayet Ali'nin anlı şanlı Keşanlı Ali olmasına neden olmuştur. Oyunda seçimde yapılan propagandalar, Keşanlı Ali kanunlarının geçerli olması yani rüşvet, iltimas, zorbalık devam edecek ama bunu sadece Keşanlı Ali yapabilir algısı ele alınarak eleştiri yapılmıştır. Sevdiği kadın Zilha'nın ise huzuru kenar mahallede değil zengin kesimde bulacağı düşüncesinde olup bir adamın yanına yerleşip onların gerçek yüzünü görerek özüne dönmesi anlatılmakta. 
 Keşanlı Ali Destanı ilk olarak 31 Mart 1964 gecesi Gülriz Sururi- Engin Cezzar topluluğu tarafından Türk seyircisinin önüne çıkarıldı. Oyun bittikten sonra halk 20 dakika sanatçıları alkışladı. 

17 Mayıs 2018 Perşembe

Nurullah Ataç Anısına...

 

1898 İstanbul doğumlu eleştirmen, deneme yazarı olan sanatçımızın asıl adı Ali Nurullah Ata'dır. Düzenli olarak eğitim görmese de özel olarak Fransızca eğitimi almıştır. Sanat hayatına 1921-22 yıllarında Dergah dergisinde yayınladığı şiirleri ile başlamıştır. Fransızcadan yaptığı tercümeler ile tanınmıştır. 1926'da Leman Ataç ile evlenmiştir. Ataç kendini "günde yirmi dört saat sanatçı" olarak tanımlamıştır. Edebiyatımızda modern anlamda deneme türünde eser veren ilk yazardır. Türkçe'nin özleşmesi için çalışmış, Türkçenin içindeki bütün yabancı kelimelerin atılması için gayret göstermiş, , "özleştirmecilik" akımına öncülük yapmıştır. Belli bir dönemden sonra yazılarında "ve" bağlacı kullanmamıştır ayrıca devrik cümlelerin öncüsü olan yazarımız 17 Mayıs 1957'de hayata gözlerini kapatmıştır. 

SEVGİ ÜZERİNE SÖZLER

Sevgi yalnız insana vergi olmasa da insanın gene en ulu duygusudur. Anamızı, babamızı, kardeşlerimizi, çoluğumuzu çocuğumuzu görünce içimizin titremesi, onları anarken yüreğimizin ya kaygılı bir sevinç, ya sıcak bir üzüntü ile çarpması dünyamızı genişletiverir. Bir kendimiz için yaşamaktan, öz tasalarımızın çemberinden kurtuluruz. Bir de gönülden kimseye bağlı olmayan, kimseyi aramayan, özlemeyen bir kişi düşünün; akıllı olsun, doğru olsun, acımak nedir, isterseniz onu da bilsin, siz gene bir ürpermez misiniz? Bütün üstünlükleri o yalnızlığı ile sanki yok oluvermez mi?... Doğum ile ölüm arasındaki yolu acılarla da, zevklerle de zenginleştiren hep o sevgi, kendimizden başka kimselerle ilişiğimiz olduğu duygusudur. Yoksa var olduğumuzu bile anlamaz, düşsüz bir uykudan uyanmaksızın geçer giderdik.
Sevgi özcülükten başka bir şeydir mi demek istiyorum? İnsanoğlunda ne vardır ki kökü özcülükte olmasın? Anamızla babamızı, kardeşlerimizle çocuklarımızı düşünürken, severken de kendimizi düşünmüş, kendimizi sevmiş olmuyor muyuz? Hepimiz iki büyük korkunun, ölüm korkusu ile yalnızlık korkusunun zincirlerine vurulmuş değil miyiz? Onları bir başımıza taşımadığımız için, onları unutabilmek için türlü işleri, türlü duyguları yaratmışız. Sevgi de kendimizi avutmak içindir. Seveceğiz, sevmeye inanacağız ki sevilelim; yani bizi düşünen, ölmemizi istemeyen, bizim ölmemizden belki bizim kadar korkan kimseler bulunsun. Böylece korkularımızı birleştirirsek, önüne geçilmez diye titrediğimiz sona belki karşı koyar, onu hiç olmazsa geciktiririz. Hiçbiri elimizden gelmese de bari bizi ananlar, gerçek yaşamamız bittikten sonra da bizi düşüncelerinde yaşatacak, varlığımızı kendi varlıklarında sürdürecek kimseler olur ya!...
(...) Yalnızlık korkusu ile ölüm korkusundan büsbütün kurtulmuş, toplum içgüdüsünü yenmiş bir kişi bulunur da o başkalarını severse ancak onun sevgisi gerçek bir sevgi, yalın bir sevgi olabilir. Bizimki bir yalandır, kendimizin de irkildiğimiz asıl yüzümüzü kendimizden de saklayan bir perdedir.
Nurullah ATAÇ

11 Mayıs 2018 Cuma

Sait Faik Abasıyanık Anısına

 

 18 Kasım 1906'da doğan yazarımızın asıl adı Mehmet Sait'tir. Şiir yazmaya öğrencilik yıllarında başlamıştır. Öykü yazmaya Bursa'da ki öğrencilik yıllarında başladı ve ilk öyküsü olan Uçurtmalar 9 Aralık 1929'da Milliyet gazetesinin sanat sayfasında yayınlandı. Moupassant ve Çehov tarzı  durum öyküleriyle edebiyatımızda önemli bir temsilcidir. İstanbul'un eski hayatını anlatan hikayelerinde, geleneksel öykü kalıplarını kırarak, konu ve olaylardan çok, kısa zaman parçalarındaki dramı büyük başarıyla yansıtmıştır. 
  11 Mayıs 1954'te Burgazadada'ki evinde sirozdan ölene denk yazmaya devam etti. 1963 yılında annesinin ölümünden sonra Burgazadada'ki evi Sait Faik Müzesi haline getirildi. Vasiyeti gereğince eserleri Darüşşafaka Derneği'ne bırakıldı. Annesi Makbule Hanım'ın çabalarıyla ölümünden bir yıl sonra verilmeye başlanan hikaye ödülü "Sait Faik Hikaye Armağanı" halen devam etmektedir.
  Yazımı Sait Faik'ten bir hikaye ile sonlandırıyorum. Herkese sevgilerle..

SEMAVER

 Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın. Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu. Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı.
İçindeki Cenabı Hak'la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu, ge­niş vücudu ve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elekt­rik pilleri, ampuller gören, makine yağlan sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyama­dı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembe idi.Halıcıoğlu'ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış, bir horoz vekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecri kâzibe bakıyordu. Neredeyse ötecekti.Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluy­la beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, ço­cuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına ku­cak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. On­dan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğ­lu'ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Alimiz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Halic'e büyük transatlantik­ler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali birkaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarım sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğlu'na geçti­ler.Ali bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arka­daşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işleyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir. Onun ustası İstanbul'da bir tek elektrikçi idi. Bir Alman'dı. Ali'yi çok severdi, İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmiş­ti. Kendi kadar usta ve becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda, yani genç­likte idi.
Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, usta­larına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü.Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazını kılı­yordu. Her zaman yaptığı gibi anacığının önüne çömeldi. Sec­cadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selam ver­mek üzere idi.Anası:
—  Ali be, günah be yavrum, dedi. Günah yavrucuğum, yapma!
Ali:
—  Allah affeder ana, dedi.Sonra saf, masum sordu:
— Allah hiç gülmez mi?Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden la­vanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar.Anası sabah namazı okunurken Ali'yi uyandırdı.Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yalnız koku, buhar ve sabahın sa­adeti istihsal edilirdi.Ali'nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazın­da niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi. Sabahları oğlu­nun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya ak­şamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdiven­leri hızlı hızlı çıktığı zaman bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzeri­ne bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber uzun zaman vaktin geciktiğini anlaya­mamıştı, Fabrikanın düdüğü, camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir sünger içinden geçmiş gibi yumu­şak, kulaklarına geldi. Fırladı. Yemek odasının kapısında dur­du. Masaya elleri dayalı uyuklar gibi vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarım soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktör­den farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.Sarıldı. Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çek­ti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, ha­yatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı. Sonra, âciz, onu köşe minderinin üzerine attı, Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Ayna­ya baktı. En büyük kederin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıy­dı?Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşma girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye bir daha baktı. Hiç de korkunç değildi.Bilakis çehre eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırla­dı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibi idi.Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm munis, anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini, şef­katini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız biraz soğuktu. Ölüm bildi­ğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o ka­dar...Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yak­madan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı.     
     Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tu­tarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir san­dalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kalamadı.Bundan sonra Ali'nin hayatına bir salep güğümü girer.Kış Haliç etrafında İstanbul'dakinden daha sert, daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçala­rını kırarak erkenden işe gidenler; mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarını vererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi.Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanı­nı kucaklayan burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazan fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarına sırtlarım verirler; üstüne rüyalarının mabadi serpil­miş salepten yudum yudum içerlerdi.
Varlık, (37), 15 Ocak 1935 

10 Mayıs 2018 Perşembe

Kitap Yorumum : Mart Menekşeleri

 

Kitap Adı : Mart Menekşeleri
Yazar : Sarah Jio
Çeviren : Nihan Giray
Sayfa Sayısı : 336

Herkese yeniden merhaba bu ayın ikinci kitabı bitti. Birkaç gün oldu biteli ama ben anca buraya yorumunu yazma fırsatı bulabildim. Sarah Jio ile tanışmam çok eskiye dayanıyor ama kitaplarıyla tanışmam malesef anca oldu. Hayalim bu tarz yazarların tüm kitaplarını alıp seri halinde kütüphaneme dizebilmek ama maddiyat olarak beni zorladığı için yavaş yavaş başlıyorum. Elime geçen bu kitap geçen yazdığım PTT'de sorun yaşadığım kitaptı. Bu arada konuyla alakasız olarak bir detay vereyim PTT şikayet formuma geri dönerek çalışanlara uyarı vermiş çok mutlu oldum açıkçası. 
    Kitaba dönersek kitap en başta beni çok üzerek başladı, her defasında üzülerek ve sinir olarak başladığım kitapların sonunda şaşkınlık ve mutlulukla bitiriyorum. Kitap en başta terk edilen bir kadının ruhsal çöküntüsü ve kendini nasıl toplayabileceği hakkında tercihlerini göz önünde bulundurmasıyla başlıyor. Kahramanımız bir yazar ve yazma problemi çektiği bir süre zarfında. Kahramanımız Emily'i büyük yengesi Bee Mart ayını yanında geçirmesi için yaşadığı adaya davet eder. Emily adada eski aşkına rastlar ve yine eski zamanlarına döner. Fakat kaldığı odada 1943 yılından kalma bir günlük eline geçer ve bu günlükte adanın tüm sırları ve Emily'nin aile sırları yer almaktadır. Bunları ortaya çıkartmak için parçaları birleştirmekle uğraşan Emily adadaki ressam Jack'e aşık olur. 
   Umudun, hüznün ve pişmanlığın bir arada işlendiği roman Library Journal En İyi Kitap Ödülü'ne layık görülmüş. Eğer bir Sarah Jio merakınız varsa bu kitapla kendisiyle tanışmanızı öneririm. Kitap hakkında çok şey yazabilirim fakat içindeki gizemi sizin çözmenizi isterim. Kendim ipucu vererek okumanızın heyecanını kaçırmak istemem.


"Bir kadının yüreği sırlarla dolu bir denizdir." 

"Hayat, birine seni seviyorum demenin kararsızlığını yaşamak için çok kısadır..."

8 Mayıs 2018 Salı

ADIM ADIM MUTLULUĞA

   Bugün blogumda yeni bir konuk ağırlıyorum. Misafir blogger olarak bugün çocuklarına düşkün bir annenin yazısını okuyacağız. Sözü kendisine bırakıyorum...

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Günümüzde, özellikle teknolojinin gelişmesiyle birlikte insanların alışkanlıklarında da büyük değişiklikler meydana geldi. Çok büyük ölçüde reklamlardan veya yakın çevresinden etkilenen kişilerin özellikle yetinme duygularında çok büyük tahribatlar oluştu. Önceden yeni bir çift ayakkabım olsun diyen genç nesil, şimdi özellikle X markalı ayakkabım olsun diyor. Dün gitmiş olduğum bir kafede kahve içerken, bir grup genç geldi ve yandaki masaya oturdu. 14-15'li yaş gruplarında olan bu çocuklara/gençlere baktığımda hiç abartısız söylüyorum, hepsinin ayağında en pahalı markanın ayakkabısı, en pahalı markaların tişörtleri ve pantolonları vardı. Aklıma geçen hafta oğluma aldığımız ayakkabı geldi. Evet, biz de yine bu markadan almak zorundaydık, çünkü daha ayakkabı mağazasından girer girmez oğlum, oradaki çalışana "X markalı ayakkabılar hangi tarafta?" diye sordu. Yani başka ayakkabılara bakmadık bile. Sonra bir an düşündüm, "Ya maddi durumumuz yerinde olmasaydı?" Bu isteklerin, arzuların sonu nereye varırdı? Her gün televizyonlardan izlediğimiz, gazetelerden okuduğumuz hırsızlık, cinayet, dolandırıcılık gibi suçların temelinde yatan nedenin maddiyatta bağlı olduğunu, bu tür özentilerin karşılanamaması sonucunda kişilerin böyle suçlara yöneldiğini düşündüm. Tabii ki rahatlık, konfor, kalite benim için de çok önemlidir. Ama aynı kaliteyi, aynı rahatlığı illaki X markasında bulmak zorunda değiliz. Çok daha uygun fiyata aynı kaliteyi sunan bir sürü marka olmasına rağmen, tanınmadığından dolayı çocuklarda ve gençlerde rağbet görmüyor. Mecburen biz de ebeveynler olarak çocuklarımızın arkadaşları içerisinde dışlanmaması ya da küçük düşmemesi için bu dalgaya kapılıp gidiyoruz. Tabi bunda yine kazançlı olan büyük markalar, büyük şirketler, büyük ülkeler… Acaba iyi mi yapıyoruz, kötü mü?

Tabi bunun akabinde meydana gelen başka bir problem ise çocuklarda meydana gelen doyumsuzluk ve memnuniyetsizlik hissi. Sürekli yenisini ve iyisini isteme, sürekli daha çok isteme... Ama nereye kadar? Etrafıma baktığımda bir sürü asık suratlı insanla karşılaşıyorum. Kimisi çocuk, kimisi genç, kimisi yaşlı. Bir çoğunun problemi de aynı: Memnuniyetsizlik. 
Çocuklar reklamlarda gördükleri şatafatlı oyuncaklar, elbiseler, ayakkabılara; genç kızlar dizilerdeki pahalı arabalı, villalı yaşantılara; erkekler 90-60-90 ölçülü, makyaj güzeli kızlara baktıkça; ellerindekini beğenmeyip sürekli fazlasını istemeye kendilerini adeta mecbur hisseder hale geldi. Bunu elde edemeyenler de şiddete, hırsızlığa, tecavüze hatta cinayete kadar suç işlemeye meyilli duruma düştü. Hiç birini yapamayanlar da böyle etrafta asık suratla gezip, ortaya negatif enerji saçıp, çevresindekilerin de moralini bozmaya başladı. 
Bence bunu düzeltmenin yolu sadece eğitimden geçmekte. Çocuklara ellerindekinden memnun olmayı ve yetinmeyi öğretmekle başlamakta. Dışarıya çıktıklarında yolda buldukları bir çalı parçası ya da taşla oynamaktan zevk almayı öğretmekle kurtulunabilir bu memnuniyetsizlik denen illetten. Yoksa ebeveynler olarak işimiz çok zor, geleceğimiz de maalesef karanlık. Ya da ben fazla karamsarım. 
Ama karanlığı da aydınlığa çevirmek, yine bizim elimizde. Alalım çocuklarımızın elinden tableti, telefonu, bilgisayarı... Çıkalım parklara, bahçelere... Çiçeklerle, otlarla, böceklerle, toprakla kucaklaşalım. Koyalım çantamıza ekmek, peynir, domates,salatalığı... Bırakalım hamburger, kızartma, pizzayı... Bizim küçüklüğümüzdeki gibi çamurdan arabalar, tencere, tavalar yapalım. Bakın görün nasıl değişiyor çocukların asabi tavırları, sağlıkları...Ancak böyle düzeltebiliriz bu asık suratları... 





7 Mayıs 2018 Pazartesi

Haldun Taner Anısına...

 Bugün 7 Mayıs 2018... Haldun Taner'in ölümünün üstünden tam 32 yıl geçmiş. 32 yıl önce bugün Haldun Taner'i geçirdiği kalp krizi yüzünden kaybettik. Onun anısına bugün kendisinden biraz bahsedip, kendine ait bir yazıyla sonlandıracağım yazımı...
    1915'te İstanbul'da doğan sanatçımız mütareke yıllarında Kurtuluş Savaşı başlamadan önce yazıları, dersleri ve nutuklarıyla Türkiye'nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü hukuki gerekçeleriyle savunan ilk kişi olan Prof. Ahmed Selahattin'in oğludur. 
   Edebiyat yaşamına gençlik yıllarında yazdığı skeçlerle başlayan Taner'in "Töhmet" adlı ilk öyküsü Yedigün dergisinde "Haldun Yağcıoğlu" takma ismiyle 1946'da yayınlandı. 1950'ler de oyun yazmaya başlayan ve tiyatrodaki ilk eserlerinde dramatik türün başarılı örneklerini veren Haldun Taner'i aslında çoğumuz Keşanlı Ali Destanı olan epik tiyatro türüyle tanıdık. Kendisi modern öykünün edebiyatımızdaki ilk temsilcisi olmasıyla beraber çokta iyi bir gözlemcidir.  
    Çok kısa ve yüzeysel bir yazı yazdım evet onun hakkında birçok şey yazılabilir fakat internetten çok fazla bir şeye erişimim olmadı. Kütüphaneye de anca şuan geldim kitabını okumak için aldım bugün içinde bitireceğim. Sözü Haldun Taner'in BİR MOTORDA DÖRT KİŞİ yazısına bırakıyorum. Rahmetle ve saygıyla kendisini anıyorum...


BİR MOTORDA DÖRT KİŞİ

Güverteyi aydınlatan hüzünlü ampulun ışığında dört kişiydiler:sarı saçlı bir kadın, çiğ et kokan bir kasap, dazlak başlı bir profesör bir de ağzında piposu ,delikanlı. 

Dördü de son vapuru kaçırmış, bu uykulu kaptanın istediği beşer lirayı hemen verip motora atlamışlardı. 

Motor şimdi karanlık suları yara yara ilerlerken sarışın kadın bacak bacak üstüne atmış, sigara içiyor, dumanını da şahane tavırla gecenin serinliğine savuruyordu. 

Esmer delikanlının gözleri kadının çukur dizkapaklarında idi. 

Profesörün zihni, tramvayda okuduğu bir makaleye takılmıştı. 

Kasaba gelince o hem fıstık yiyor, hem toptancının yolladığı son faturayı düşünüyordu. Hadi karamana yüz elli yazdığı neyse ne, fakat dağlıcı ne demeye yüz seksenden hesap ediyor, herifçioğlu ? 

Gece yıldızsız, deniz çalkantılı idi.Bordoya vuran küçük dalgaların serpintisi ara sıra muşamba şilteleri ıslatıyordu. Motor artık Moda'yı Kalamış'ı geride bırakmış, Adalar'a doğru yol almaya başlamıştı. 

Sarışın kadın üşümüş olacak ki birden kalktı, rüzgardan uçan eteklerini tuta tuta, içeri kamaraya doğru yürüdü. Fakat içeri girmesiyle başının dönmesi bir oldu. Burası yanık benzinle karışık kızgın demir kokuyordu. 

Kadın hemen bir pencere açıp önüne oturdu.sonra yeni bir sigara yakıp dışarı üfürdü. 

Çamlıca sırtlarında iki uçaksavar ışıldağı karanlık gökyüzünü tarıyorlardı. Işıldakların biri sağdan sola kayarken öbürü soldan sağa doğru iniyor ve ikisi ortada bir yerde birleşince husule gelen gözalıcı ışığı seyretmek, doğrusu pek ömür oluyordu. 

Sarışın kadın dalmış bunlara bakarken hemen biraz ötesinden denize ateşböceği gibi bir şey uçtu. Bunu bir başkası, bir başkası daha ve nihayet ardı arkası kesilmeyen birçokları takip etti. Kadın dalgın gözlerle bir müddet hiçbir şey düşünmeden birbirini kovalayan bu acayip böceklerin çini mürekkebi siyah denizde teker teker eriyişlerini seyretti. Sonra birden deminki kızgın demir kokusunu hatırlayınca yerinden fırladı. Kaptan kamarasına geçen kapıdan dışarı şimdi hafif bir duman sızıyordu. Kadın şaşkınlıkla kapının topuzuna yapıştı ve o zaman yüzünü alazlayan sıcak bir dumanın ortasında, kaptanla çımacıyı yere çömelmiş, kan ter içinde uğraşırken gördü. Bayılacak gibi oldu bir an... Sonra "Yanıyoruz... İmdat!... Yanıyoruz!" diye kendini dışarıya attı. 

Bu feryat güvertenin üstünü bir anda alllak bullak etmişti. Kadın, kaptan kamarasının kapısını açık bıraktığından şimdi dumandan göz gözü de görmüyordu. Kasap şaşkınlıktan oturduğu minderi kucaklamış; Profesör ise motorun tek tahlisiye simidini boynuna geçirivermişti. 

Sarışın kadın, telaştan piposunu düşüren genç adama doğru koştu: 

- Kurtarın beni... beni kurtarın, yüzme de bilmem ben. 
diye yalvardı. Delikanlı titrek bir sesle: 

- Ben de bilmem. 
diye cevap verdi. Halbuki biraz bilirdi. Kendini şöyle yarım saat su üstünde tutabilecek kadar... Ama yalnız kendini... Kadın ondan ümidi kesince kasaptan medet umdu. Fakat o şimdi iki elini açmış: 

- Şu vartayı bir atlatalım. Dinim hakkı için üç koyun gurban edecem. 
diye adak adıyordu. 

Hepsinden çok profesörün işi bitikti. Halbuki o, kahramandan geçinirdi. Hatta daha o sabah derste Sokrat'ın hayatı nasıl istihkar ettiğini anlatırken gerçek bir filozof için bunun hiç de güç olmadığını ve nitekim kendisinin de onun gibi ölümü tebessümle karşılayabileceğini söylemiş, işin tuhafı, sözlerine talebeleri kadar kendini de inandırmıştır. 

Kadın şimdi bakraca su dolduran çımacının kıllı göğsüne sarılmış: 

- Allah aşkına bırakmayın beni, ne olursunuz bırakmayın. 
diye yalvarıyordu. Onlar böyle çırpınıp dururken ön taraftan kaptanın sesi duyuldu: 

- Teprenmeyun be!... Ne oliysiniz? Motoru paturacaksınız. 

Fakat hiddetli olmasına rağmen sesinde nedense herkese emniyet veren bir şey vardı. Yoksa... Yoksa söndürmüş müydü yangını? Evet muhakkat söndürmüş olacaklardı. Hiç söndürmeseler kaptan böyle onlara çatacak vakit bulabilir, hiç çımacı kovada kalan suyu tekrar denize boca eder miydi? 

Kaptan: 
- Ne adamlara çattık yahu! 
diye söyleniyordu. Profesör, kaptanın hiddetini haklı bulmuştu. Yakalığını düzeltti. 
- Öhö, Öhö diye öksürdü; nedir bu telaş yani. Öyle ya, biraz sakin olalım beyler. 
diyecekti. Evet handiyse böyle diyecekti. İsabet ki demedi. Zira tahlisiye simidi hala sımsıkı boynunda duruyordu. 

Motor bir iki homurdanıp durduktan sonra şimdi keyifli keyifli işlemeye başlamıştı. Yerine dönen kaptan içerde hala geçmişi kınalı motora ve şamatacı yolculara veriştirip duruyordu. Fakat onlar aldırmadılar artık. Paylasındı, sövsündü, isterse dövsündü onları. Kurtulmuşlardı ya bi kere. 

Çımacı, ilerde kolunun yeniyle terini siliyordu. Belli ki bu hengamede kaptandan çok o yorulmuştu. 

Bir çeyrek sonra her şey artık normale dönmüş bulunuyordu. Sanki rüzgar o boğucu dumanla beraber ölüm korkusunu da güvertenin üstünden silip götürüvermişti. 

Güverteyi aydınlatan hüzünlü ampulün ışığında şimdi yine dört kişiydiler. Yine kendi içlerine kapanmış dört kişi. 

Kadın adamakıllı sükunet bulmuş gibiydi. Eli fazlaca titremese hatta sigara bile içecekti. 

Delikanlı yine piposunu içiyor, fakat artık kadının dizlerine bakamıyordu. 

Profesör evde kendini bekleyen tombalak karısıyla şimdi her zamankinden çok sevdiği penbe yanaklı evlatlarını düşünüyordu. 

Kasaba gelince, o biraz evvel adadığı üç kurbanı ikiye indirmek için vicdanını dolandırmakla meşguldü. Bunda muvaffak da oldu. Hatta öyle ki, Büyükada'nın ışıkları göründüğü zaman bu iki kurban da bire inmiş bulunuyordu. Hem artık onu da kurban bayramında kesecekti. 

Motordan ilk atlayan profesör oldu. 

Onu esmer delikanlı takip etti. Islıkla oynak bir samba çalıyordu. 

Kasap koşa koşa, zıplaya zıplaya bir çocuk gibi uçup gitti. 

Sarışın kadın en sona kalmıştı. İnip kalkan motordan bir türlü rıhtıma atlamaya cesaret edemiyordu. Çımacı ona elini uzatmak istedi. Fakat bu ter kokulu, hırpani adamın elini tutmamak için acemi bir sıçrayışla kendini rıhtıma atıp dik ökçelerinin üstünde pür azamet uzaklaştı.

Haldun TANER